|
 |
|
|
|
| Edirneye dair |
|
| Ülkenin en batısında yer alan EDİRNE ili muhteşem Osmanlı geçmişinin izlerini taşıyan, bir açık hava müzesi gibi yaşayan, nostalji dolu bir şehir. Meraklısı için, bu şehrin yazılması gereken çok güzel yanları olduğu gibi, iyi görünmeyen bir takım oluşumları da bağrında taşıyor. |
|
| 25 07 2008 00:48 |
|
|
|
|
|
|
Ülkenin en batısında yer alan EDİRNE ili muhteşem Osmanlı geçmişinin izlerini taşıyan, bir açık hava müzesi gibi yaşayan, nostalji dolu bir şehir. Meraklısı için, bu şehrin yazılması gereken çok güzel yanları olduğu gibi, iyi görünmeyen bir takım oluşumları da bağrında taşıyor.
Bilindiği gibi Türkiye 1950 den beri çarpık ekonomisini, kırsal alanlardan kentlere göçmüş, ama kentli olamamış, kalabalıkların harekete geçirdiği kent toprağı yağmasına oturtmuştur. Bunun en büyük örneği İSTANBUL dur. Ayıptır söylemesi şehir iğfal edilmiştir. Demokrat Parti her mahallede milyoner yaratacağını vaat etmiş, önce tarlalarını satıp müteahhitliğe soyunan adamlar, güzelim arka bahçelerinde sebze ve meyve yetiştirilen, tavuk beslenen ahşap evleri yıkarak apartmanlara tahvil etmişler, bu çirkin yapıların bazı dairelerini mülk sahibine vererek her mahallede milyoner yaratmışlardır.
Bu taş beton yığınlarının arasında sağlıksız apartman çocukları yetişmiştir. Kırsal alanlardan gelenler, bir yandan şehirde buldukları her türlü işlerde çalışırlarken, bir yandan da şehrin boş arazilerini, devletin mülkiyetindeki toprakları yağmalamışlardır. Bu yağma sonucu yapılan gecekondular ve bunların üzerine çıkılan çarpık yapılarla şehrin güzelliği bozulmuş, asıl kentte doğup büyüyenler ve mahalli idareler bu oluşumdan maddi ve manevi zarar görmüşlerdir.
Asıl zarar görenler, ailelerinden para pul, mal mülk, kalmamış terbiyeli, kent kültürü olan, görgülü İstanbul’un fakir aile çocuklarıdır. Edip Bayram şarkısında kavgamızın şehri İstanbul derken, kendi doğduğu kentte kavgasını sürdürmeği hiç düşünmemiştir. O bu gün İstanbul’un en güzel semtlerinden Moda da otururken öz İSTANBUL çocukları orada burada yaşamağa çalışmaktadırlar.
Geldiği yöre hala geri kalmışlığın izlerini taşırken genelleme yapmak gerekirse doğdukları yerlerden kopup gelenler arkalarında bıraktıklarına hiç bakmayarak, yağmaladıkları arazilerde de apartmanlar yaparak siyasi partilerin kendilerine ihsan buyurdukları tapular sayesinde zengin rantiyeler haline gelmişler, şehrin yerlilerinin efendisi olmuşlardır.
Kentlileşecek yerde şehri mega köy haline getirmişler. Şehrin kültür yapısını bozmuşlar, büyüğe saygı diye bir şey şehirde kalmamıştır. Şehirde gördükleri her yaşlı erkek ONLAR İÇİN DAYI her yaşlı kadın ANNE dir artık. Halbuki eskiden bu şehirde insanlara hanımefendi, beyefendi diye hitap edilirdi.Bu söylediklerimiz şehrin mega köy oluşuna dair sadece bir örnek, daha neler var. Bu yabancıların boynunda kravat taşıyanlarının bu şehrin mahalli idareciliğini kazanmaları da bu şehirde doğup büyüyenlere yapılacak saygısızlığın daniskasını teşkil etmektedir. Örneğin Edirne halkı hiç EDİRNE ile ilişkisi olmayan, mahalli renklerini taşımayan birini bu şehre belediye başkanı seçse iyi mi olur? Öncelikle bu durum dan çok eminim bu şehir doğumlular artık bu güne kadar duydukları rahat ve güven ortamını artık duymayacaklardır. Belediye başkanı ile bire bir münasebetlerinde eskisi gibi rahat olmayacaklardır.
İşte Edirne de bu tehlike ile karşı karşıyadır. Ancak şehrin nüfusunun artması Sanayi ve ticaret olmadığından şimdilik imkansız. Allah dan iş sahası yok, yoksa inşaatçılar, Kaleiçindeki o güzelim eski evleri yıkıp veya yakıp yerlerine taş beton yığınlarını dikerlerdi.
30 sene önce 60.000 olan nüfus, bu gün 130.000’e dayanmış. Gelenler çoğunlukla inşaatlarda çalışıyorlar. Bazıları T.C. Ziraat Bankasında ki Hasan bey gibi, Artvin gibi illerden tayinle gelmişler. Ancak Hasan beyi diğerleri ile karıştırmamak gerekir. Mesleği ve kent kültürü var. Bu durumlarda yer değişikliğinin hiçbir zaman yeni yerleşim alanında sorun olmayacağını düşünüyorum. Gördüğüm kadarı ile Edirne’nin yerlisi dindar bile olsa laik, çağdaş, Atatürkçü. Ancak Edirneli, İstanbul’da olduğu gibi bu gün kendi ilinde azınlıkta kalmış. Kent kültürü yok olma tehlikesi ile karşı karşıya.
Yeni gelenlerin bazıları, İstanbul’da yaptıkları gibi Anadolu da yapmadıklarını burada da yaparak kentin uygar manzarasını değiştirmeğe çalışıyorlar. Bir kahvehanede taraftarı olduğum Fenerbahçe’nin maçlarını seyrederken maç dışında hiçbir zaman bulunmak istemeyeceğim bu mekanda maç ile ilgili bir yorumum onları hiç ilgilendirmemekte sözlerim havada kalmaktadır. Maç boyunca çeneleri hiç durmayan ve lüzumsuz gürültü yapan bu kütle sanki orada yokuz gibi ilkel bir davranış sergilemektedirler. Varsa yoksa sigara. Birde gol atıldığında korkunç bir ayaklanma ve ortalığın bir anda karışması. Bende gol atan takımımın galip gelmesini istiyorum. Ama bu şekilde korkunç bir sevinç gösterisinde bulunmuyorum. Acaba ben mi anormalim? anlayamadım gitti.
Bana söylenenlere göre Edirneli eskiden kapısı açık yatarmış, Bu gün kapılar sımsıkı kapalı. Binevlerde geçen senelerde hırsızlık olayları çoğalmıştı. Şimdilerde durum nasıl acaba? Yakın zamanlara kadar kız öğrencilerin gece sokakta gezebildiklerini biliyorum.
Kent kültürüne sahip kişi bütün davranışlarını kontrol altında tutabilen kişidir. Zannımca Edirne de hem yerel halkı hem de dışarıdan gelenleri kültürel faaliyetlerin içine sokarak, bütün Türkiye de gereksinildiği gibi eğitmek zorunludur. Tiyatro sanatçımız Ali Poyrazoğlu’ nun çok güzel ifade ettiği gibi, bilindiği gibi kalpazanlar bastıkları kalp paraların içindeki Atatürk resmini taklit edip oraya basamazlar. Parayı ışığa tuttuğunuz zaman Atatürk resmini göremezsiniz. İnsanları da ışığa tuttuğunuzda Atatürk resmini görmüyorsanız onları çöpe atmanızı dilerim.
Edirne de çok güzel bir Kültür Bakanlığı Türk sanat müziği korosu ve Trakya Üniversitesi Devlet Konservatuarı Akademik Orkestrası ŞEFLERİ Mehmet Dolgunyürek ve Yrd Doç Dr. Ömer Yöndem yönetimlerinde çok düzeyli konserler veriyorlar. Edirne halkının bu konserlere gitmemesi büyük kayıp. Bu icraatları sevmelerinde ve merak etmelerinde hem kendileri hem de ülke için büyük yarar bulunmaktadır. Korolarda görev alanların ne kadar güzel yetiştirildiklerini görüp onlarla iftihar etsinler o kadarı da yeter.
İnsanlarımızın süratle kentlileşmesinde yarar vardır. Zira, kentlileşmemiş ailelerin çocukları, çok iyi tahsil görseler de çağdaş toplumun sağladığı kurumların etkinliklerine katılamazlar. Örneğin Edirne Tıp fakültesinde okuyan büyük bir öğrenci kütlesi Türk Sanat Musikisi’nden ve klasik müzikten hoşlanmamakta hatta nefret etmekte, bir kitap okumayı kendi için eziyet saymaktadır. Bir barın loş ışıklarında, sigara dumanları içinde gürültülü bir müzikle dans ederek Tıpçılara ait bir günü kutladığını sanmaktadır.
Edirne de bir öğretmen evi var. Üye olmayan giremiyor. Ancak, üç adet dev ekranda LİG TV’den maç seyredilmesi için 1 YTL KARŞILIĞINDA DIŞARIDAN adam alınıyordu. Valilik şimdilerde bunu yasakladı. İyi ki yasakladı. Maç zamanlarında sigara içilen bölümde sigara dumanından göz gözü görmüyordu. İnsanlar daima bir masada domino veya kağıt oynuyorlar, durmadan bira içiyorlardı. Bira bir yerde faydalı bir içki. Ancak sigaranın zararını söylememize lüzum var mı? Öğretmenlerimizin bu sigara içme tutkularını terk etmeleri onların iyiliği içindir. Bu tutumları meslekleri ile ters orantılı görünüyor. Ayrıca etrafta hiçbir bayan öğretmen görünmüyor. Öğretmen başkalarının gıpta ile baktığı benzemek istediği insandır. Her şeyden önce öğretmen oturur etrafındakilerle bir takım önemli konuları konuşur veya gerekirse tartışır. O başkalarını yetiştirmek için sürekli kendini yenileme ihtiyacını duyan yetiştiren insandır. Ancak ben öğretmen evinde kimsenin akıl ürünlerine rağbet ettiğini görmedim. Kimse kitaplara ve oradaki satranç oyununa el sürmüyordu. Halbuki İstanbul satranç kulübünde 60 70 80 yaşlarındaki adamlar, her meslekten insan birbirleri ile çok zor satranç partileri yapıyorlar, zihinlerine bu yolla egzersiz yaptırırlar. O kulübü burada aradım bulamadım. Satranç insanın ileri yaşlarda Alzheimer a yakalanmaması için çok yararlı bir oyundur. Bilenler bilirler.
Ben bu şehirde en çok, bunlara rağmen, bir öğretmen evine bir ordu evine rahatça girmek isterim. Her iki kuruma da doğal saygım ve sevgim mevcut. Önce askerliğimi yedek subay öğretmen olarak yaptım. Dedem İstanbul Selimiye de 1876’da doğup ben doğmadan 10 sene önce 1930’da ölen Askeri Doktor Mehmet Rıfat’tır. Bir başkası da aynı şekilde ordu evine yakın olabilir. Orada ki havayı teneffüs etmek her Türk insanının özlemidir.
Edirne ilimize ait bazı intibalarımızın beyanından ibaret bir yazının Edirneli vatandaşların takdir ve eleştirilerine arz ederim. |
|
| Bu haber 959 kere okundu |
|
|
|
Bu habere 0 yorum yapıldı |
|
 |
|
|
|
|
|
|
|
|